Bunu güzel gözleriniz için yazıyorum

Bunu güzel gözleriniz için yazıyorum

Bunu güzel gözleriniz için yazıyorum.

İri, çekik, sarıya çalan bal rengi, pekmez gibi aşık olduğu adama ya da kadına güç veren, onların öksürüğünü kesen gözleriniz. Hep aynı melodileri dinleyen kulaklarınızla hep aynı şarkıları mırıldanan dudaklarınız arasındaki mesafeleri daha iyi katedesiniz diye de tabii.. Mesele bu değil. Geçenlerde iri iri gözleri olan, can ötesi bir arkadaşım neden sadece Harun Kolçak ve Levent Yüksel dinlediğimi sordu. Bunun nedenini de yazıya dökmem gerektiğini  ifade etti. Ulema ve avam merak ediyor muymuş? Bilmiyorum. Zevkler ve renkler tartışılmaz diyerek konuyu sanat zevkine getirmek gibi bir niyetim de yok.

Bilirsiniz can gözlü arkadaşım ve bu yazıyı güzel gözlerine sunduklarım:

Hayatın anlamı gülmekte. ama sadece gülmekte… Böyle bildim, böyle yaşarım. İlk defa da gerçekten gülen iki sanatçıya rastladım.

Güzel gülen, güzel yaşar. Ve onun şerbetindeki bütün şekerlerin toplamı kadardır hayat… beğenmediniz biliyorum. Ama bu kadar.

 

HAKAN KELEŞ

 

 

 

“DÜNYA DEĞİŞTİKÇE DİL DE DEĞİŞİR”

“DÜNYA DEĞİŞTİKÇE DİL DE DEĞİŞİR”

 

 

Notos’un Ekim-Kasım,30.sayısında günün konusu bölümünde birçoğumuzun severek okuduğu, kendisini her ne kadar postmodern edebiyatın sınırları içinde görmese de yine bir çoğumuzun postmodern edebiyata merakı dolayısıyla(!) bu kategoriye koyduğumuz İhsan Oktay Anar karşımıza çıkmaktadır. Handan İnci, Gürsel Korat, Oğuz Demiralp, Semih Gümüş, A.Ömer Türkeş, Akın Tek, Asuman Kafaoğlu-Büke, İnan Çetin, Faruk Duman ve Burcu Alkan’ın da yazılarının bulunduğu bu bölümde İhsan Oktay Anar okuyucuları, Anar’ı yeniden tanıyacaklar.

Yazı bölümünde Enis Batur’un “Kadın Ev(ler)i”, Murathan Mungan’ın “Kağıt Gemiler”  adlı yazıları ile Alev Bulut’un “Kısa Öykü ve Romanda Kişileştirme” adlı yazısında kadın tipinin eserlerde karşımıza nasıl çıktığı konusunda bilgi veren yazısı yer almaktadır.

Günlerin Getirdiği bölüme geldiğimizde Türkiye’de son zamanlarda yayılmaya başlayan Manga yayıncılığı üzerinde duruluyor ve Arunas Yayıncılık’tan Erkan Oval, Gerekli Şeyler Yayıncılık’tan Alişan Cengiz, Tudem-Desen Yayınları’ndan Arden Köprülüyan Manga yayıncılığı ile ilgili zihinlerde beliren soru işeretlerini cevaplıyor.

Öykü bölümünde ise Vladimir Nabokov, Gökhan Yılmaz, Nursen Karas, Dilek Emir, Kerem Işık, Hakan Ergül, Bahri Vardalılar, Rakika Ejder, Emine Yılmaz, Serkan Türk, Özge Kılıçoğlu ve Gül Temur’un öyküleri yer almaktadır.

Ayrıca son zamanlarda “İndiregandi”adlı romanı ile ilgi çeken Cem Sancar bizlere okunması gereken birbirinden güzel eserleri sunmaktadır.

 

Nur DOĞAN

Babalar ve Oğullar

Babalar ve Oğullar

-1-

Gelmiş geçmiş tüm halklarda bütün anne babalar aynı kalıbın içinden çıktılar. Fabrikasyon yani. Hepsi de görmüş geçirmişliğin kendini beğenmişliğiyle takmış takıştırmıştılar. Sözde çocukları için konforlu bir istikbal satın alıyorlar, değeri devamlı artan bir kağıda para yatırıyorlardı. Hayatla aralarındaki kan davasının infazcısı minicik omuzlu çocuklarıydı. Kuşkusuz iyiniyetliydiler. Yıllar sonra o minik bedenler anlayacaktı ebeveyinlerinin haksız olmadığını ve büyük bir şükran besleyeceklerdi gönüllerinde(!)

Monteigne Denemeler’iyle şöyle bir telkinde bulunuyor yüzyıllar öncesinden; “Platon der ki, çocuklara babalarının yeteneklerine göre değil, kendi yeteneklerine göre meslek bulmak gerekir.”

Demek ki…

-2-

Alman yazar Klaus Mann ve Erika Mann, Nazi yönetimi nedeniyle Almanya’dan ayrıldıktan sonra nasyonel sosyalizme karşı konferanslar düzenlemiş, kendilerini “Edebiyatın Mann İkizleri” olarak tanıtmışlardı. Bu bilgiyi daha önce duymamışsanız, biraz sonra bahsedeceğim sebepten, Thomas Mann’e aşina olduğunuzu itiraf edebilirsiniz. Mann ailesi bir pazar sabahı arabaya doluşup henüz güneşin aydınlatmadığı dolambaçlı yollardan ilerleyerek edebiyatın labirentlerinde kimi zaman yollarını ayırarak, çoğu zaman birbirlerini kollayarak, hevesli ama pek ağır koşullar altında ilerlemişlerdi.

Thomas Mann içinde bulunduğu burjuva sınıfını eleştirerek eserlerine bu konu üzerinde durmuştu. Servetinin büyük bir bölümünü zaman içinde yitirmesine rağmen netice oldukça parlaktı. 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Belki soyaçekim, belki hayranlık, belki de planlı bir empoze projesi neticesinde Klaus Mann ve Erika Mann “babalarının” izinden gitmiş, hem muhalif konumlarıyla hem de entellektüel kimlikleriyle edebiyat çevrelerine dahil olmuşlardı.

Tabi ki büyük bir yazar olan Thomas oğlu Klaus’un elinden tutup yerel gazeteye başvurmuş yayın yönetmenine “eti senin kemiği benim, gerisini aranızda anlaşın” diyip Klaus’un sırtını sıvazlayıp, pos bıyıklı yayın yönetmenine doğru iteklemişti. Klaus Mann ise bu mizansenden habersiz günlüklerinde* o günün üzerine inşa ettiği hayatından şöyle bahsediyor. “Benim adım ve babamın ünü birlikte anılıyor. Bu durumun benim edebiyata başlamamı kolaylaştırdığı düşünülüyor. [...] Ve o içli sesiyle kamu aleme bağırıyor.“Ben daha kendi okurumu bulamadım”. Yazdıklarının sürekli babasının eserleri ile değerlendirilmesinden dolayı, ailesini “Yaşamımın en sancılı sorunu” olarak adlandırıyor.

Thomas Mann ise Klaus Mann’in ölümünün ardından babalaroğullar arasındaki o anlaşılmaz ilişkiyi tarif eden bir açıklamada bulunuyor.“Eserleri her ne kadar bir hafiflik taşısa ve çabuk yazılmış hissi verse de, ben ciddi olarak, onun kendi kuşağının en iyilerinden olduğuna, belki de en iyisi olduğuna inanıyorum.”**

Demek ki…

*Çağının Çocuğu, Sf 251
**Klaus Mann’ı Hatırlamak (Önsöz)

Şeyma Emine Tamer

Pis Sinek! – 2

Pis Sinek! – 2

Aynı şeyi ifade etmenin binlerce yolu var. O yüzden daha önce duyduğum, üzerinde durmadığım şeyleri bir de başkasının ağzından dinlemek beni keyiflendirir. Aynı kitabı ikinci defa okumak keyfi kadar, aynı şarkıyı çok sesli korodan, senfoni orkestrasından yahut da bir türk sanat müziği sanatçısından dinlemenin keyifi de bambaşkadır. Kendimi tekrar etmek adına, grafik tasarım sanatçısı Robert Proch’un dillere destan çalışmasını takdim etmekten onur duyarım.

Sanatçının diğer zıvırtıları: http://www.robertproch.com/

Şeyma Emine Tamer

kitap-lık sayı 153 (Demir Özlü)

kitap-lık sayı 153 (Demir Özlü)

kitap-lık dergisinin Ekim 2011 sayısı (153) çıktı.

 

İçerik şöyle:

DOSYA:
DEMİR ÖZLÜ
Kentli bir Odysseus gibi
Feridun Andaç – Demir Özlü: Kuşağının Sürgün(deki) Dili
Ömer Ayhan – İflah Olmaz Bir Kent Gizemcisi
Mustafa Kurt – Kahramanın Ölümü, Bireyin Sancılı Doğumu
Hasan Uygun – Kendi Evine Varamayan Bir Odysseus
Tunç Tayanç – Yaşadığı coğrafyaların Demir Özlü’nün öykülerindeki izdüşümleri
Salâh Birsel’e mektup

ŞİİR
Mehmet Müfit – Sirkeci Garı, Karınca, Çingene Falı
Ömer Erdem – çatal, burada krallar vardı
Gürgenç Korkmazel – Fas (Volubilis, Fez, Kazablanka)
Fahri Güllüoğlu – almanlar, Grüß Gott, Son Karizma
Eren B. Budak – U-topos
Süleyman Unutmaz – Bir Şiire Krallığım!

ÖYKÜ
İlyaz Bingül – İstanbul İçin Minyatürler
Şenay Eroğlu Aksoy – Maksut
Ozan Çınar – Dım!-Tıs!
İsmail Pelit – sonsuzluğu da soyunmak
Nursel Güler – İki Öykü
Bora Abdo – Üç Öykü

DENEME
Mustafa Ziyalan – Batı/m
Emin Özdemir – İnce Memed’in Başkaldırısı
Sevgi Ünal – Hediye Paketinden Çıkan Soru: Nasıl?

BABİL KULESİ
Mukadder Özgeç – Postacı Münür’ün Serüveni Üstüne
Burcu Şahin – Sonsuzluğun Uykusunda Karanlık Düşler: Ucube Bedenler

e-devlet nerde?

e-devlet nerde?

O kadar şişirdiler şişirdiler, anlattılar. e-devlet deyip durdular, biz de sevindik. Artık kıl heriflerle uğraşmak zorunda kalmayacağız, işimiz gücümüz kolayca hallolacak dedik. Ama öyle olmadı, olmuyor.

Formasyon başvuruları için elden başvuru (o ne demekse artık) isteyen üniversiteler, e-devletin neresindeler?

“Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız” diye hadis var. Kime var?

Evet, biraz gerginim. Çünkü bazen kandırıldığımı hissediyorum.

Aile hekimliği, aile hekimliği diye beynimizi üflediler. Çok iyi bir şey, acayip bir olay diye şişirdiler. Bana ve aileme ayrılan hekim, görevini bırakıp gitti. Ve diğer hekimler bize bakmıyor. Çünkü onlar bizim “aile hekimi”miz değil. Resmen hekimsiz kaldık yani. Hani çok iyi bir şeydi bu aile hekimliği?

Kararlar, kanunlar, yasalar, tasarılar… bütün bunların kabulü için aylarca, yıllarca beklerler. Biz de deriz ki, Ulan bu kadar süre düşünüp taşınıyorlar… E madem ki düşünüyorlar, o zaman bu kabullerin eksiksiz olması için bu süre ayrılıyor. Eee, sonuç?

Eksikleri, sıkıntıları, problemleri, aksaklıkları hesaba katılmadan gözümüzün içine sokulan aile hekimliği, e-devlet tarzı yenilik fışkıları, halka yapılan gösteri peygamberliği tavrının en net göstergesidir. Sözde iyilik yapılıyor, ama görülüyor ki, o aylar süren beklemeler, bu kabulleri yapanların o bekleme sürelerini ne için kullandıklarını açıkça gösteriyor.

Evet, sinirliyim. Biraz gerginim. Siyaset falan da yapmıyorum. Belki de haksızımdır. Belki de göremediğim, atladığım şeyler vardır. Ama bütün bu ihtimaller, benim bu sinirimi buraya bu şekilde yansıtamayacağım anlamına gelmemeli.

Bu yazıyı bir çırpıda, dört dakika yazıverdim. Son okumasını da yazarken yaptım. Ne de olsa kimse okumuyormuş. Devlet zaten…

Susrenk

Susrenk

her şeyi çok hızlı yapıyorsun. ve oldukça yavaş.
dudakların mesela, ben gözlerimin farkına bile varmadan yapılıyorlar. gözlerimden sonra yavaşlıyorsun.
çarçabuk bir kadın yapıyorsun kendini önce. dudakların da hızlanıyor. kurulup hazır oluyorsun. bir ben eksik kalıyorum. hızından eksik kalan tek şey. hızlıca kurulduktan sonra yavaşlıyorsun. işte senin yavaşladığın o yerde ben başlıyorum.

bir yolun gidilmeyişi gibi bir hüzün var sende. ellerinle boynun arasında bir yerde. yerliğinden şüphe eden bir kayıp yerde. bilindikçe acı veren, bilinmemesi kendine yetmeyen, kuytu bir yer…
bir yolun gidilmeyişi, diyorum. alıngan yollar buyruluyor böylece. ikiye katlayıp cebine koyuyorsun bunu. içinde bir cebe güzelce koyuyorsun. cep, ellerinle boynun arasında bir yerde işte…

sen bana uzak kalınca ayaklarıma bir korku doluşuyor. adım atmak istiyorum. ayaklarımın altındaki korku ezilsin, diyorum. bir daha, bir daha adım atmak istiyorum. sonra birden irkiliyorum ve kendi kendime şunu söylüyorum: hiçbir gölge, üstüne basarak yok edilmez. ve sonra susacak bir şeyler arıyorum. yani ellerini… ellerin, susulacak güzel bir şeyler demek… ağzıma dokununca susuyorum.

Gökhan YILMAZ

Hiç bir şey

Hiç bir şey

Nefret etmem gerektiği halde kahkahalarla gülüyorum,

kahkaha içinde boğulurken yüzümü asıp küfrediyorum,

küfrederken bahara yakalanıp gülümsüyor, ellerim havada iken doluya yakalanıyorum,

senden nefret etmeye çalışıyorum, edemiyorum.

Eskiden olsa “eskiden” diye başlayan cümleler kuracak bir insana dönüşmekten kaçınırdım.

Şimdilerde sana söyleyeceklerimi düşünüyorum.

Sana artık sen diye hitap etmekten vazgeçeceğim en önemlisi. Sana hitap etmekten yorulmadım ama vazgeçiyorum. İstemiyorum.

Kendimi çok önemli bir maçı kazanan takımın sevinç gösterisi sırasında sevinen bir yedek oyuncusu gibi hissediyorum. Ben hiç bir şey yapmadım.

Vazgeçtim artık.

Kıpraştıran Sesler-1 (Alyuvar)

Kıpraştıran Sesler-1 (Alyuvar)

Biz insanlar…

Ezgi kulağa değdiğinde içinizde bir yerlerin kıpırdadığını hissedebiliyorsanız o sizin şarkınız, sizin sanatçınızdır. Dikkat ediyorum büyük yenilikler yapmıyorum beğenilerimde. Zannediyorum ki doğduğum vakit kulağıma ismim söylenirken bu müzikler de üflenmiş. Aslında farklı kişileri ama aynı tınıları, aynı aralıktaki sesleri, aynı enstrümanları, beğeniyorum. Daha önce hiç kimseye sormadım sizin de böyle midir diye. O yüzden “Biz insanlar…” diye başlayamıyorum cümleye. Nacizane düşüncelerim herbiri. Haddim olmayarak bir kaç kelam etmek istiyorum.

Güzel müzik aranılıp bulunan bir şeydir bence. Neye, kime göre güzel’e gelince orda zorunlu olarak nefesleniyorum. Kendinize dair; daha açıklayıcı olmak gerekirse, hayalinize dair bir ezgiyi yakalamışsanız ona sarılır, kendi bindiğiniz dalı kesersiniz. Sizin de canınız yanar mı “o”nu dinlerken? Abartıldığını söyleyebilirsiniz içinizden. Nazarımda değersiz bir yorum olur. Çünkü bu beğeni akılla veya kelimelerle açıklanacak bir husus değildir. Zevk denilen mesele her insanın karmaşık ve özgül yapısından, yaşadıklarından ve yaşanması istenilenlerden kaynaklanmaktadır. Çok beylik laflar ettim, e tabi sıktım sizi.

Tesadüfen ya da değil. Bir kaç isim var aklımda. Zaman zaman unutsam da dönüp tekrar dinlediğimde beni “heyecanlandıran” sanatçılar, gruplar, müzikler falan. Yoldan geçen adamın dinlediği müzikten farklı olan, dinlenildiğinde insana kendini özel hissettiren sesler hepsi de.

Bir yerden başlamak gerek.

Alyuvar

Almanya’da ikamet eden karman çorman bir grup. 2008 yılında Rusya’da toparlanmaya başlamış. Kendilerine “Rotsuchttrio“ (kırmızıya tutkun üçlü) adını vermişler. Grup genişleyince “Alyuvar” adı altında birleşmişler. Halk tarafından Türkçe şarkılara ilginin daha yoğun olduğu görülünce Alyuvar izleyicilerin peşinden gitmiş. Doğaçlama okumuşlar, çalmışlar. Grupta mektepliler de var alaylılar da. Deniz’in (solist) sesinde bir büyü var. Ancak orkestrasının hakkını yiyemeyiz. Bilhassa Güldeste (keman) alıp götürüyor. Taa Alamanyalarda sesimiz olmuşlar, oluyorlarmış. Yüreğimizi avuçlayan en güzel türküleri yoldan geçen adamlara dinletiyorlar. Alman’ın yoldan geçen adamı bile şanslı. Şimdiye kadar anlaşılmamışsa şerh düşelim sokak sanatçısı bu adamlar. Ve günü kurtarmak için başladılar böyle işlere. Bir albümleri yok. Sevenleri olmasını da istemiyor. Onların yeri sokaklar. Büyük ısrarlar üzerine geçtiğimiz sene Türkiye’yi de ziyaret ettiler. Taktir edersiniz ki mekanları Taksim/İstiklal‘di. Ardından da Aziz Nesin Vakfı’nda minikler için keyifli bir konser verdiler. Bizi unutmadılar. Kendilerini öyle güzel tarif etmişler ki üzerine koyacak bir söz bulamadım.

Beş genç müzisyen, insanları ve makinaları nefes nefese bırakan, akıllara zarar veren kullan-at-tüket-devrimine inat, özgür bir türk düğünü kutluyor. Süt, bal ve özgürlüklere açılan bir ufuk arayışıyla Mannheim’dan yola çıkıp, protest-caz, Türk ve Ispanyol halk ezgileri, balkan ritimleri, hiphop, ska ve sokak müziğinden geçerek dünyaya uzanan bir yolculuk, dans ettiren bir kültür şoku.

Bu bile size fazla. Hadi gidin, dinleyin, dinletin.

 

 

 

Şeyma Emine Tamer