Kış Yazgısı

Standard

Çok yazdım böylelerini. Aynı şeyleri geveleyeceğim. Affedin beni.

IMG_20151214_164836

Masama oturup, kağıdımı kalemimi alıp yazıya başlıyorum. Masamın çekmecesini kurcalıyorum önce. Bir iz çıkarsa karşıma sana dair, onu yazacağım. Sana dair bir şey bulup onun üzerine bir şeyler yazmak beni rahatlatacak. Rahatlamak şu hayattaki en güzel eylem olsa gerek. Eliniz ayağınız kendine gelir. Çekmecemin derinliklerine kadar baktım. Üstelik sana dair bir şeyler bulmak için evin içinde de dolandım. Kitap aralarını  karıştırdım. Bardak içlerine baktım. Hayalini kurduğum balkona çıktım. Pencereden dışarıdaki çam ağacını seyrettim. Oraya bakınca çok şey görürüm sana dair. Çam ağacına. Üzerinden akan çam ballarını sana benzetirim. Kozalakların narin duruşunu. İğnelerin duru doğruluğunu.

Bir süre baktım. Masama geldim tekrar. Yazıma. Kış yazgımı yazmaya karar verdim. Her şeyin çok güzel olduğu geçen kışı hayal ettim. Kelimelerimi geçen kış yağan karların üzerine serdim. Üşümesinler diye de kalemimle iyice bastırdım.

Bu bir kış yazgısıdır. Kış yazgısı her sene alır başını gider. Yazın gider, kışın gelir. İnsanın yazgısı da mevsimlere ayrılırmış. Yaz yazgısı kış yazgısı. İnsanın içinde donmamış şelaleler var ya hani, akarsa yalnız kış yazgısının içine akar. Yazıyı tamamlayamayacağımı anlarsam bir an, bırakıp, masamdan kalkıp sadece o şelalenin sesini dinleyeceğim. “Bu yazı da yazgı da tamamlanır elbet” diyen birilerinin yanımda olması bana güç verecek işte o an. Şelaleler hep akacak, “senin yazgın nedir oğlum” diyenler de olacak. Ben benim yazgımın çam balları olduğunu fısıldayacağım onlara.

Bir dahaki kışa hazırlık için en azından. Bekleyen ve beklenen diğer şeyler gibi.

Hakan Keleş

Yazılmaması Gereken Dizeler

Standard

Düşündüm 1

Düşündüm 2

Düşündüm 3

Sonra… Birkaç defa daha düşündüm.

 

23652_334780745661_254846640661_3755089_-1

Daha önce çıktığım tüm balkonlar gibi. O balkona da çıktım ve düşündüm. Üstelik çıkılan bütün balkonların düşünmek için yaratıldığını, öylesine bir icat olmadığını düşünerek düşündüm.

“İnsan kaç kere daha gelir bu hayata?” gibi derin manevralar çizen düşünceler değildi bunlar elbette. O soruları benim dışımda kalan insanlığın sorması için akıl payı bırakıyorum. Çayları için de dudak payı. Şimdi bazılarınız çıkıp, “sen o halde vardırsın da şimdi” diyenleriniz olacak. Var mıyım yok muyum, bilmiyorum.

Üniversitedeyim. Bir şiir yazmışım. Ufak bir ajandaya. Kahverengi. Kızıldereli atasözlerini yazdığım. Sonra birkaç da Japon türküsü. En sona koymuşum yazdığım şiiri de. Kapak yazısı gibi. Ne mi diyor şiir? “Varoluş mu bu yokoluş Allahım?” Yıllar sonra karşıma çıktı.  Tam bir facia. İnsan kendinden tiksinir mi? Evet. Neyse efendim, ertesi gün bizim Cemal’e götürdüm şiiri. Cemal de tam bir İsmet o zamanlar. Dizeyi gösteriyorum. Bak diyorum, şiir yazdım. Cemal aramızda tek şiir yazan eleman. Var diyor. Sende bazı hasletler görüyorum, diyip beni pışpışlıyor. Cemal dünyanın en iri gözlerine sahip adamı. O öyle deyince benim gözler onunkilerden daha çok açılıyor.

Sonra aradan yıllar geçiyor. Bir düşünüyorum, iki düşünüyorum. Böyle olmayacak. Balkona çıkmalı da biraz nefes almalı. Çıkıyorum. Dize geliyor aklıma.

Tövbest. Tövbest. Hasbin.. Ve nimel vekil…

Taş olaydım da yazmayaydım o dizeyi. Bir sigara yakıyorum içerden. Şimdilik ellerimi kullanmıyorum. İnsanın sigarası efkârıdır kabilinden. Duman hep çıkıyor. Düşününce bir şey bilmiyor insan. Düşününce belki bir şeyler sezebilir en fazla. O kadar. Seziyorum efendim. Yazmak denen şey arada çağırınca gidiyorsun yanına. Şimdi aylar sonra bu yazıyı yazmama vesile oluyor o dize. Kimbilir ben ilk defa, böyle bir yazıyı yazmam gerektiğini seziyorum.

Hem ne diyordu Hasan Ali Toptaş:

“Sezmek, bilmekten daha iyidir.”

 

Hakan Keleş

 

 

Annemin Sardunyaları

Standard

 

Bugünle ilgili bir şey yazmayacağım dedim. Direndim de bu saate kadar. Aslına bakarsanız başardım da. Bu saate kadar aklımın ucundan annemin güzel ellerinden öpmek geçti sadece. Yanaklarımı öperken, -her ne kadar anne de olsa- onun garip tedirginliği geçti. Aklımın köşesinden cennete düşen anne imgeleri geçti. Zamanın anne ile doğru orantılı olduğu geçti. Biz büyürken onların da bizimle aynı yaşta büyüdüğü geçti. Hatta inanın bana, bazen yıllar da geçti gözümün önünden.

*

Bir öykü de geçti. Annemin Sardunyaları’ydı adı.

Hoş, naif ve bir sayfalık öyküydü. Selim İleri annesi ile olan bağlantısını sardunyalar üzerinden anlatıyordu. Anne ile balkon çiçekleri arasında bağlantıyı ilk o zamanlar kurdum ben. Çaydanlığa doldurduğum su ile beslediğim balkondaki çiçeklere hevesim o öyküyle başladı. Çiçek hafızası kazanmaya ve aslına bakılırsa, çiçek isimlerine takıntım ilk o öyküyle başladı.

sakız sardunya

 

*

İnsanın hafızası annesidir, diye bir cümle de geçti aklımdan. Doğruluğuna şüphe olmadığı da.

Şefkatin anne duygusu olduğu da. Sadece annelere ait duyguların olduğu da…

*

Bir de anneannem geçti aklımdan.

En son anneannemle ilgili bir yazı yazmışım. Ölümü üzerine. Şimdi bir de annem üzerine. Anneme annesini sorsam, dökülür sardunyalar biliyorum… Bu kez sardunyaların dökülmesindense, ilk yazların gelmesi tarafındayım. Siz de bu tarafa geçin. Cennet burada…

Hakan Keleş

 

 

 

Terlik Giymeyen Çocuklar 

Standard

Mahallemizin küçük esnafı terlikçi Samet abi, mahalleye girdiğinde hepimiz onun sırtındaki terlik dolu siyah poşete tutunur, içinden arakladığımız “şıkıdım terlikleri” giyerdik. “Şıkıdım” kendi tabiriydi onun. Annem onun bu “şıkıdım” sıfatına tıpkı mahalledeki diğer kadınlar gibi bazen hayranlık duyar, bazen de kıs kıs gülerdi. Dün haberini aldık. Samet abi ölmüş. Haberi bakkal verdi. Son zamanlarına kadar çalışmış. Belinden poşeti düşünce de göçüp gitmiş bu dünyadan. Bazen tanıdığınız bir insanın ölmesi bile bu kadar koymaz insana. Çocukluğunuzda kalan insanların yeri ayrıdır. Seslerini bir kilometre öteden duyduğunuz o eski insanlar kaybolup gidince yalnız kalırsınız. Bugünlerde düşünüyorum. Var mı öyle eski tanıdıklar, diye. Olumsuz bir cevap da almıyorum aslına bakarsanız. Evet var. Ama işler değişmiş. Kişiler, şahsiyetler, kimlikler… Mesela artık mahalleye “dönen salıncaklar”dan getiren o kirli sakallı abi uğramıyor. Öyle bir iş erbaplığı kaldı mı o da meçhul. Mesela sadece gelinlik tasarlayan bir amca vardı. Mahallenin sonunda, bir bodrum katında yaşıyordu. Yıllarca hayalini kurduğu kadının gelinliğini dikmekle uğraşan o amca. Terkedip gitti. indir Ne kaldı biliyor musunuz? Büyük bir alan var mahallede. Arabalar tıkış tıkış şimdi. Aynı simaları hep görüyorsunuz. Kravatlı memur tayfası. Elinde poşetlerle kocasının balkonda beklediği kadın. Değişti. Beklediklerimiz değişti artık. Bunun farkına elbette şimdi varmıyorum. Ve elbette ki siz de bunun farkındasınız. İnsanın bekledikleri değişince, kendisi de değişiyor. Bu yüzden beklememeli sanırım artık bir şeyleri. Kalbimiz hazırsa buyrun bekleyelim. Ama bence hiçbirimiz kabul etmediğimiz, kabullenemediğimiz şeylere tahammül edemiyoruz. Ya beklediğimiz olacak ya da olacak. Bugün cenazesi kalktı Samet abinin. Zor yetiştik. Birkaç eski arkadaşla karşılaştık. Samet abinin poşetine binen çocukluk arkadaşları.  Nereden nasıl almışlar haberi? Hepimiz birbirimize şaşırdık. Zamanında poşetine takıldığımız insanın cenazesinin arkasına takılmak hepimize zor geldi. Annemi aradım cenazeden sonra. “Şıkıdım Samet” dedim, “göçtü gitti anne”. Ağlamaklı oldu sesi telefonda. “Artık beklemeyelim o zaman oğlum. Beklemeyelim.” Hakan Keleş

İyi insanlar olarak kaybettik?

Standard

İyi insanlar olarak oyunu kaybettik

Yazıya başlamadan size birkaç iyilik sayayım hadi:
a) Bakkaldan alışveriş yaptıktan sonra bakkalın uzattığı olması gerekenden fazla bozuk parayı iade etmek.
b) Yolun ortasında bulduğun ekmeği kaldırıma koymak.
c) Televizyonda gördüğün altyazıda geçen hastaneye kan bağışı için koşmak.
d) Bir dostunla aldığı acı haber sonrası ağlamak. (bak bu bir iyilik olmayabilir)
e) Bir dilenciye gönlünden kopanı vermek
f) Komşuna iftar vakti sıcak ekmek almak.

iyi

 

Şimdi de bu başlığı okuyanların aklından geçecek üç şeyi söyleyeyim peşin peşin:
1) İyi insan kavramın ne?
2) İyiler kaybetmez, mutlaka kazanır.
3) Sen kendini ne diye iyi insan sayıyorsun?

Soru soruyu çağırdı aslına bakarsanız.

Dünya üzerinde yaşayan insanlar olarak belli bir “iyilik” kavramımızın olmaması ne garip. Bu cümlemden şu anlaşılmasın. “Bütün insanlar oturalım, Finlandiyalılar, Mozambikliler, Japonlar, Amerikalılar, Türkler vs vs, hep birlikte bir “iyilik anayasası çıkaralım. Tüzük ve yönetmeliklerle destekleyelim eksik kalan yanları.”

Ne kadar başarılı olur? İyilik denen şey bir kalıba sığar mı?

Sığmaz elbet, dediğinizi duyar gibiyim. Şimdilerde “iyilik” üzerine düşünmek, bir düşünme biçimi olarak sunuluyor bize. İyilik insanın içine girmiyor, demek istediğim. Dışardan empoze edilen bir iyilik anlayışı hakim artık dünyada. Dışardan biri sana bakıp, “iyi insan” diyorsa sen iyi oluyorsun. Ötesine pek bir gerek kalmıyor. Gözden kaçırdığımız bir şey var, iyilik kapısı yine iyilik kapısını açar. Sonsuz bir kapı gibi düşünün. Kulağınıza deniz kabuğu dayadınız mı hiç? Heh, işte öyle bir şey. Kulağınızı kesen bir deniz kabuğundan bahsedebilir misiniz? İyilik mevzuysa, evet. Her iyilik bize bir iyilik açmayabilir en nihayetinde. Ama dalga dalga yayılan bir tesiri vardır. “İyilik seridir” der Mahmut Erol Kılıç. Tasavvuf anlayışına göre bakarsak, alemde kötülük yoktur, şer yoktur. Hayr olan vardır. Yani iyilik. Peki öyleyse? Biz nerede takılı kaldık? Biz insanlar olarak bu oyunu kaybettik. İyiliğin aslında basit bir oyun olduğunu unuttuk. Bu oyundan kuru fasulyenin ve jokerin insan olduğunu unuttuk. Onu kalıba sığdırarak, tanımlamaya çalışarak kaybettik.
Ama bakın hala şu olabilir. Bir ders konsa; “iyilik” dersi diye. Kalıba sığmayan çocuklar, bakın o zaman nasıl kendi iyiliklerini inşa etmeye başlayacaklar. Dersten kastım müfredat değil bu arada.

Kalbimize bir müfredat koymaya gerek var mı?

Hakan Keleş

 

https://d19tqk5t6qcjac.cloudfront.net/i/412.html

Durakta beklemekle şarkı başlar

Standard

Beklemek, denen şeyi öğrendim. Bunu sanırım bana ilkokul sıralarında üçüncü saatten sonraki uzun beslenme saatlerinde öğrettiler. Bakkaldan değiştirdiğim çikolataları, beslenme çantamın en küçük ve gizli bölmesine attığım şekerlemeleri yemeyi beklemeyi de öğrenmiştim.

Bugün başka şeyler bekliyorum. İki sene önce sorsaydınız, başka şeyler bekliyordum. Üç sene sonra beklentilerimin büyüklüğünü ölçecek cesaretim olursa ve bu blog var olursa neyi beklediğimi size yazarım.

2148607-denize-sordum-kavusmayi-beklemek-zormu-diye

Şu aralar birini bekliyorum. Durakta bekliyorum bazen onu. Durakta beklemekle şarkı başlar. Bazen gecede ya da gündüzde.  Seste ve sessizlikte.

Beklemekten kastımın edilgen bir davranış olduğu anlaşılmasın hemen. Bazen beklemek etken bir fiil olabilir. Demem o ki, beklemek bazen dünyanın en hareketli eylemi olabilir. İçinde tefekkür etmeyi barındırır çünkü. Çok amaçlı düşünmeyi. Kalmanın da hareketli bir eylem olduğunu unutmamak gerekir. Oturmanın da. Yönelmeden önceki son an, koşmadan önceki son an, içinde derin bir heyecan barındırır. İnsana koşmak fikri beklerken gelir genelde.

Ne diyordum? Birini bekliyorum. Hayat akışı içerisinde bekliyorum. Aslolan iyiliktir, deyip bekliyorum. Suyumu içerken, saatime bakıp ‘geç olmuş’ derken, denizi izlerken, köprüden geçerken, bir yerlerde yangın çıkmışken, sevap işleyen teyzeleri görürken, cami avlusundaki asabi amcaları görürken bekliyorum.

Bekleme sanatını icra ediyorum.

“Evet” diyorum sonra kendime. “Önce şu yazının zamanını da beklemen gerekti, unutma”

İlerde bu yazının tamamını okumanız için, şimdilik sadece bekliyorum.

Aynı durakta buluşalım, olur mu?

Hakan Keleş

Cümleleri Hatırlamak / Bir Fotoğrafın Hatırası

Standard

O zamanlar Emrah filmlerinde başında çok görürdüm aynalı topu.

Başında dönen kendi dünyan misali.

Bir akrabamın düğünü bitmiş, herkes bir köşeye dağılmış… Düğündeki damadın ve gelinin yakın arkadaşları, diskoya dağılma peşinde. Ben küçüğüm. Yaşım 5-6. Dünyayı algılama yeteneği bana bahşedilmemiş henüz. Etrafımda kıvırcık saçlı, doğuştan permalı kadınlar. Erkeklerde ense arkası, bir halı deseni. Düşünün travmayı.

11001

 

Tarabya’ya inmeye karar veriyorlar düğün tayfası… Annem ve babam gibi orta yaşa tekabül eden yetişkinleri de davet ediyorlar. Ama önce illâki Telli Baba. Düğün sonraları Rumeli Kavağı’na çıkıp, Telli Baba Türbesi’ne uğramak o zamanlar moda(!). Ardından damat ve gelin namaz kılıyorlar. Konvoylarla Tarabya’ya geçiyoruz. Bir masa hazırlanmış bir lokantada. Annem ve babamın ortasına oturuyorum. Karşımda gelin ve damat. Birbirlerine bir şeyler fısıldıyorlar. Yanımızda bir abi Tansu Çiller’den bahsediyor. Damadın atölyeden arkadaşıymış. Atölyenin ne demek olduğunu o zamanlar bilmiyorum. Etrafıma bakıyorum. Acılı ezmeden sürüyor ağzıma babam. Masada bir kahkaha kopuyor. Annem o zamanlar saçlarımı hep sağ yanıma yatırıyor. Kızıyorum. Canım sıkılıyor bana gülmelerine. Garsonlardan biri gelip biri geliyor. Utanıyorum. Başkaları adına… O zamanlar başımızda kimler varsa artık. Acılı ezmenin sebebini onlara yüklüyorum.

 

Yemek bitiyor. Derin bir sessizlik.

“Disko” diyor biri.

Diğeri, “diskotek” diyor. Fransızcasını demesi gerektiğini söylüyor ilkine.

Eve dönüyoruz. Annem ve babam, yaşlanmış gibiler. Yüzüme bakıyorlar.

“Tüm bu olanların suçlusu ben miyim yani?” diyorum. “Diskoya gitmemenizin nedeni ben miyim?

Annem sarılıyor.

“Hayır” diyor babam. “Tüm bunların suçlusu devalüasyon.”

Uyuyorum.

21 yıl sonra uyanıyorum yataktan. Bir yerlerden annem bir fotoğraf bulmuş. Çöküyor yatağıma. Yatağım esniyor. Fotoğrafta saçı sağa yatırılmış çocuğu arıyorum.

Bir de aynalı topu. Başımda dönen dünya misali.

Hakan Keleş